Ekolojik Kriz Yakamızı Bırakmayacak

“Son dakika… Koronavirüsten kaçtılar, Bursa’da sele yakalandılar.”
Geçtiğimiz günlerde Bursa’da yaşanan sel felaketiyle ilgili olarak basında yer alan son dakika haberinin manşeti böyleydi. Komşularının verdiği bilgiye göre, bir şeyler ekip biçmek için Kestel’e bağlı Kayacık köyünde bir bahçe satın almıştı Bilen ailesi ve salgın günlerinde Yıldırım ilçesinden buraya gelmişlerdi. Nefes almak için geldikleri bahçelerini yıkıp geçen sel sularında, Bilen ailesinden 5 kişi yaşamını yitirdi…


Bu olaydan kısa bir süre sonra sel bu defa İstanbul’u vurdu. Çok sayıda mahallesi sel sularında büyük yıkım yaşayan Esenyurt’ta bir göçmen işçi yaşamını yitirdi. Aynı anda Çatalca’nın bir mahallesi de oluşan hortum nedeniyle altüst oldu.


Bunlar son birkaç günde yaşananlar… Hatırlayacak olursak, 2019 yılı da Türkiye’de “aşırı hava olayları”nın en fazla meydana geldiği bir yıl olmuştu. Bu olayların üst sıralarında “yağış-sel ve fırtına” yer alıyordu. Ardından “dolu, yıldırım, yoğun kar, heyelan, çığ, orman yangını ve kum fırtınası” gibi olaylar sıralanıyordu.


İlk habere geri dönelim. Koronavirüs salgınının yarattığı koşullardan bir biçimde uzaklaşmak için ekip biçilecek bahçe satın alıyorlar. Aşırı yağışlarla birlikte gelen sel, o aileyi bahçelerinden sürükleyip götürüyor…


Bir ekolojik felaketten kaçarken, başka bir ekolojik felakete yakalanma…

Artık hepimiz biliyoruz; virüslere bağlı salgın hastalıkların ortaya çıkışıyla, doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesi arasında doğru orantılı bir ilişki mevcut. Vahşi doğadaki hayvanların taşıdığı virüsler, o alanların tahrip edilmesiyle birlikte doğal alanlarının dışına yayılan hayvanlardan insanlara bir biçimde geçiyor. Vahşi doğaya neden dokunuluyor? Kapitalizmin, sermayeyi büyütecek yeni karlılık alanlarına açılma iştahı yüzünden…


Yine hepimizin bildiği bir diğer konu da; aşırı hava olaylarıyla küresel ısınma arasındaki ilişki. Katlanarak artan karbon salınımı nedeniyle atmosferde sera etkisi yapan gazların çoğalması, yerkürenin sıcaklığını sürekli arttırıyor. Artık giderek yaşamımızın doğal durumu haline gelen şiddetli yağışlar, seller, kuraklık, hortum gibi aşırı iklim olaylarının kaynağı küresel ısınma. Bu durumun sorumlusu da; karbon salınımında en ufak bir sınırlandırmaya gitmeyen kapitalizm; zira sermayenin büyümesi için çarkların her ne pahasına olursa dönmesi, kapitalizmin esas meselesi. Yani, “kar mevzubahisse, karbon salınımı teferruat…”


Koronavirüs salgınının başlarında “iklim krizi” konusu tartışma gündemlerinin ilk sırasında yer alıyordu. Yalnızca “sistem değişikliği”ni dert edinen sosyalistler ve iklim aktivistleri değil, toplumun her kesimi bu meseleye dikkat kesildi. Sosyalistler ve radikal ekoloji aktivistleri dışındaki tartışmalar “köklü bir sistem değişikliği” fikrine varmasa da; iklim kiriz bağlamında “bir şeylerin mutlak değişmesi gerektiği” düşüncesi giderek yaygınlık kazandı.


Zaman ilerledikçe salgın ve iklim krizi konusu, ilk sıradaki yerini farklı gündemlere bıraktı; fakat –ilk günlerdeki hararetini kaybetmiş olmakla birlikte- tartışılmaya devam ediyor. Bu konuda uzun süredir kalem oynatan düşünür ve aktivistlerin değerlendirmelerinde ortak bir vurgu var: “Koronavirüs salgını bir süre sonra etkisini yitirecek olsa da; yeni ekolojik felaketler kapıda bekliyor!”


Bu tespit bugüne ait de değil. Uzun süredir söyleniyor ve yaşam sürekli bu tespiti doğruluyor. Son günlerde yaşadığımız aşırı hava olayları da yine bu düşünceyi doğrulayan gelişmeler. İklim felaketlerinin biri bitmeden diğeri başlıyor…


Olayların ya da olguların toplumu etkileme düzeyi, politika belirlemede bir öncelik sıralaması yapılmasını zorunlu kılar. Sömürülenlerin, ezilenlerin kurtuluşunu temel alan sosyalist politika da, bu kesimleri en fazla nelerin etkilediğine bakar.


“Geçim derdi” üzerinden gelişen gündemler, çoğu zaman sosyalist politikanın ağırlık merkezini oluşturur. Tüm canlılar gibi insanlar da öncelikle yaşamlarını sürdürebilme çabasındadır. Korona günlerinde iş bulmak için marketlere, kargo şirketlerine koşan işsizlerin “işsizlik mi virüs mü” ikilemindeki tercihleri, toplumsal tabakalaşmanın en altında yer alanların bugünkü durumlarını anlatır. Bu tercihte, çaresizliğe sıkışmışlığın etkisini atlamamak gerekir.


Ekolojik kriz, epeyce bir süredir -doğrudan ya da dolaylı olarak-yaşamları tehdit eden sonuçlar açığa çıkartıyor. Tüm dünyada koronavirüs salgınından en fazla etkilenenler, toplumun yoksul ve kırılgan kesimleri. İşte daha birkaç gün önce Esenyurt’taki sel felaketinde bir göçmen işçinin yaşamını kaybetmesi, yine bu gerçeğin doğrulaması.


Salgın süreci, ekolojik krizin etkilerinin yaşamlarımızdaki ağırlığını çok daha fazla görülür hale getirdi. Bu gündem, politikadaki öncelikler sırlamasında sürekli bir şekilde üst sıralarda yer alacaktır. Yaşamlarını sürdürebilme çabasındaki insanlar, ekolojik krizin yaşamlarını tehdit eden sonuçlarıyla da boğuşmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla, sosyalistlerin ekoloji konusuna bakışlarını zaman kaybetmeden güçlendirmesi gerekiyor.

Salih İncesoy

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir